ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM

HABER ARA


Gelişmiş Arama

Google Ara

Custom Search

EN ÇOK OKUNANLAR

HAVA DURUMU

Detaylı bilgi için resmin üzerine tıklayın.


28 Şubat ve Terör

Ekrem Ata

03 Kasım 2012, 22:37

Ekrem Ata


28 ŞUBAT VE TERÖR

 Bir önceki yazımda (28 ŞUBAT’A GİDEN YOL) 1993 yılının siyasi tarihimizde karanlık bir yıl olduğunu, 28 ŞUBAT dönemine giden yolun taşlarının bu dönemde örüldüğünü bu yılın sadece ilk altı ayında birçok karanlık ve şaibeli olayların yaşandığını, Rahmetli ÖZAL’ın ölümünün de bunlardan biri olduğunu ifade etmeye çalışmıştım. Bugün ÖZAL’ın ölümün ardındaki sır perdesi aralanmaya başladı ve sonrasında da çok şaşıracağımız olayların yaşanması mukadder görünüyor.

 

28 ŞUBAT dönemi gerçekten de bu milletin üzerinde bir karabasandır. Adeta bir ülkenin teslim alınma harekâtıdır. Geminin rotasını başka bir tarafa döndürme operasyonudur. Hatta Org. Çevik BİR 2002 yılında Amerika’da yayınlanan bir dergide yazmış olduğu bir makalede “biz 28 Şubat’ı İsrail ile bozulan ilişkileri yeniden rayına sokmak için yaptık” diyebilmiştir. Bugün bağımsız kaynaklar bu dönemin sadece ekonomik fatura boyutunun 300-500 milyar dolar olduğunu ifade ediyor. Bu konuda zaman zaman yapılan analizleri okuyoruz. İrtica sadece işin bahanesi idi. Bu oyunun içindekilerin büyük bir bölümü de aslında bu oyunu kimin adına oynadığını bilmiyordu. Çünkü tüm medya doğrusu yönlendirmeleri çok güzel yapıyordu. Bu dönemin inşallah her yönü ile sorgulanarak yaşananların ekonomik boyutunu da görme imkânını elde edebilmeyi umuyoruz. En azından aziz milletimizin parasının nereye aktarıldığını öğrenme hakkına sahip olduğunu düşünüyoruz…

 

Ancak ben ödenen faturanın başka bir boyutuna dikkat çekeceğim. Üzülerek belirtmeliyim ki Rahmetli Özal’ın şüpheli ölümü ile başlayan 28 ŞUBAT sürecinde (takriben 1993-2003 yılları arasında) TSK’den 4000-5000 civarında Subay-Astsb. Disiplinsizlik gerekçesi ile ihraç edildi, ihraç edilmeye zorlandı, emekli oldu, istifa etti, etmeye zorlandı. Çünkü yapılması planlanan bir darbe sürecinde bu sürece karşı durabilecek Subay-Astsb.’ın tasfiye edilmesi gerekiyordu. Tasfiye için de bir suç icat edilmeliydi. Buna uygun en geçerli suç da irtica idi. Bu personelin de ortak özelliği genelde hanımın tesettürlü olması, namazını kılması ve içkili sosyal faaliyetlere katılmaması idi. Yoksa başka bir suçun isnat edilmesi mümkün değildi. Zira hepsi de kendi branşında en başarılı personellerdi. Ve yapılabilecek bir darbede bu sürece muhtemelen karşı duracaklardı ve halkı ile karşı karşıya gelmeyeceklerdi. Çünkü darbenin görünüşteki hedefi irtica idi. Ve tasfiye hareketi gerçekleştirildi. Ancak bu uygulamanın teröre yaptığı olumsuz etkisi bugüne kadar çok da dillendirilmedi. Bölgeyi hasbelkader tanıyan birisi olarak arz etmeliyim ki Doğu ve Güneydoğu Bölgesindeki insanımızın en karakteristik özelliği dindarlığıdır. Dindar Subay-Astsb. ların görev yaptığı bölgelerde halk ile meydana gelen kaynaşma, bu personelin görev yaptığı köylerde olay yaşanmaması gibi hikâyelerden eminim ki bir kitap yazılabilir. Sizlere sadece üç hikâye sunayım, dediklerim daha iyi anlaşılacaktır;

 

1.      Yıl 1998 ve aylardan Temmuz.  Hakkâri Dağ Komando Tugay Komutanlığı Şemdinli İlçesi- Kayalar Köyü’ne bir Yzb. Atanıyor. Bugün adı terörle en çok anılan bölgelerimizden birine. Bu köyde bir bölük var. Yzb’ımız da o bölüğün komutanı. Yüzbaşımız köylü ile çok çabuk kaynaşıyor. Çünkü 5 vakit namazını kılan dindar bir subay. Köylü imam evini kendisine lojman olarak tahsis ediyor Hanımını da 3 ay sonra yanına alıyor. O da köylü kadınları ile çok çabuk kaynaşıyor. Sanki 40 yılık dost gibiler. Hanımı da geceleri köylü kadınları ile ayet, hadis okuyorlar, dua öğreniyorlar, sure ezberliyorlar. Ancak ARALIK 1998 şurasına gelindiğinde her şey ters düz oluyor.  Bu kahraman Yzb’ın YAŞ kararları ile ilişiği kesiliyor. Köylü  inanamıyor.  Korucu başı Yzb’ımıza geliyor ve “Komutanım, size buradan arsa verelim, ne olur gitmeyin, bizi bırakmayın” diye yalvarıyor. Kahraman çiftimiz köyle ilişiğini kesip Şemdinli merkezine gelirken köy meydanında kadınlar sağda, erkekler solda toplanmış gözyaşları içinde uğurlama yapıyor. Gene Yzb’ımızın ifadesi ile “bana hiçbir rütbeli ihtiyacın var mı, paran var mı diye sormadı, ama bir köylü bana yol harçlığı olsun diye zorla 150 mark verdi”. Biri iki, diğeri dört yaşında iki kız çocuğu ile geçim derdine düşüyor. Tabi bu travmayı bünyesi daha fazla kaldıramıyor ve ağır psikiyatr tedavileri görüyor, aylarca hastanelerde yatıyor, iş bulamıyor, yurt dışı macerası yaşıyor, çaycılık, depoculuk, Ofis boy olarak asgari ücretten ailesinin nafakasını sağlamaya çalışıyor. Komando Yüzbaşı askerlikten başka ne işinden anlar ki? Allah’a çok şükürler olsun ki 2011 yılında çıkarılan 6191 sayılı kanun ile haklarını alıyor. Halen aile ile birebir irtibattayım ve bu Yzb. Arkadaşım firmamızda boş kalmasın diye kendisine verdiğimiz uygun bir işte çalışıyor,

 

2.      İkinci örneği bir subayımızın ağzından dinleyelim;

 

“Şırnak’taki birlikte akaryakıt işlerinden sorumluydum. Birliğimize akaryakıt taşıyan firma yetkilileriyle nakliye sırasındaki bazı problemleri görüşmeye gitmiştim. Firma sahibi hataları kabul etmediği gibi her söylediğime de itiraz ettiği için sesimiz biraz yükseldi. Gergin bir hava oluştu. Görüşmeden de istediğim sonucu alamadım. Öğle üzeriydi. Firma sahibi bana dedi ki; “Komutan bizim işimiz var. Sen git çarşıda biraz dolaş. Toplantıya öğleden sonra devam ederiz.” Ben, peki dedim. Günlerden cuma idi. Ben dedim ki; “abdest almak için  lavabonuz var mı?” Bu sorum üzerine, yüzüme bakmayan, orada bulunuşumdan rahatsız olan, beni adeta iş yerinden kovar gibi yapan o adam birden bire değişti. İlk sorusu;

 

                -Komutanım sen cuma kılıyor musun? 

                -Elbette. Elhamdülillah Müslümanız. Tabii kılacağız diye cevap verdim.  

 

O somurtkan, yüzü asık adam birden tebessüm etmeye başladı. Elemanlarını çağırdı. “Çabuk komutanıma terlik getirin. Sıcak su getirin.” diye heyecanla koşturmaya başladı. Biri terlik getirdi. Biri sıcak su getirdi. Ben kendim abdest almak istedim. “Hayır, abdest suyunu biz dökeceğiz. Bundan sonra bizim misafirimizsin” dediler. Abdest aldım. Arkamı döndüm. Bir eleman elinde havlu ile bekliyor. Firma sahibiyle birlikte cumaya gittik. Çıkışta beni bırakmadı. Şehrin en iyi lokantasına götürdü. En pahalı yemeklerden ikramda bulundu. Ardından görüşme konusu ile ilgili olarak; “komutanım merak etmeyin ben tanker şoförlerini, elemanları ikaz edeceğim. Bundan sonra dikkat edecekler. Bir şikâyetiniz olursa telefonla beni arayın ben ilgileneceğim” dedi. Ayrılırken arabasını bana tahsis etti. Şoföre de dedi ki; “Komutanım nereye gitmek istiyorsa götür. İşi bitinceye kadar yanından ayrılma. Bütün işleri bittikten sonra evine kadar bırak. Tamam, gidebilirsin demeden, sakın yanından ayrılma"  Diye  talimat verdi.(Evimin 45 km uzakta olduğunu biliyordu). Ondan sonra o adamla dost olduk. Zaman zaman beni telefonla arar. Hal hatır sorar. Şırnak’tan tayin olup ayrıldıktan sonra bile şimdi hala görüşüyoruz.

 

3.      Son hikâyemizin kahramanı Hakkâri Çukurca’da sınır karakolunda Karakol Komutanı olarak görev yapmış bir yedek subayımız. Hikâyeyi bize nakleden de yedek subayımızın abisi olan ve YAŞ kararları ile ihraç edilmiş kahraman bir Bnb.’ımız;

 “Yıl 1985-1986 ve PKK terör örgütünün sahneye çıktığı yıllar. Kendisi ilahiyat fakültesi mezunuydu ve askerlik öncesi vaiz olarak görev yapıyordu. Kaderi onun vatan hizmetini terör bölgesinde yapmasına hükmetmişti. İnancı tam bir Müslümandı. Karakolda üzerine düşen görevleri yaparken boş zamanlarında fırsat bulduğunda Kur’an-ı Kerim elinden düşmüyordu. İnançlı bir kişi olmanın ötesinde asıl mesleği de zaten ilahiyattı. Vakit namazlarını karakolda ifa etse de Cuma günleri yakındaki köye gidiyordu. Bunun için üslerinden ve komutanlardan ikazlar aldığını, buna rağmen aksatmadığını söylüyordu. Kürt kardeşlerimizin yaşadığı köy halkıyla camide çok güzel kaynaştıklarını, kendisine büyük saygı gösterdiklerini, yerel ifadeyle melle (molla) İbrahim olarak benimsediklerini, namaz sonrası evlerinde sırayla ağırlamak için ısrar ettiklerini anlatmıştı. Tabii ki teröristler de o köylerden çıkan kandırılmış insanlar. İrtibatlarının devam etmesi gayet doğal, o köylerde akrabaları var. O dönemde oğlunun teröristler arasında olmasından utanan başı eğik insanlar olsa da durum böyle.

 

Bölgedeki karakollara teröristlerin baskınları eksik olmazken, İbrahim’in görev yaptığı karakola o varken baskın yapılmadı. Asteğmenlerin atanması alışılmamış bir durum da olsa, bu davranışları nedeniyle başka bir karakola sürgüne gönderdiler… İbrahim orada da aynı davranışlarına devam etti. Namazlarını aksatmadı, Kur’an’ı Kerim’i elinden bırakmadı, Cuma namazlarını yine Kürt kardeşlerimizle beraber kıldı. Hatta onlara namaz kıldırdı, vaz-u nasihat etti. İbrahim’in sürgün edildiği ve teskeresini aldığı karakola da o varken baskın yapılmadı.

 

Teskeresini aldıktan birkaç gün sonra idi. Televizyonda haberleri izlerken ayağa fırlayışını hiç unutamıyorum. “Eyvah, bizim karakol” demişti. O gün karakolu basabilen teröristler neden İbrahim varken basamıyorlardı? Çünkü rahmetli İbrahim’i bir Müslüman olarak kardeş bilen köylüler buna engel oluyor, müsaade etmiyorlardı. ”O karakolda Melle İbrahim var, basamazsınız..!”

 

Kahraman Molla İbrahim’i de bu vesile ile rahmetle anıyoruz. Cenab-ı Hak onu bir hastalık vesilesi ile yanına alacaktı.

 

 

Bu hikâyeleri yazmadaki maksadım gözbebeğimiz olan TSK’nin kurumsal kimliğini rencide etmek gibi bir düşünceden asla kaynaklanmıyor. Bu şansız ve uğursuz dönem bir daha hiçbir şekilde yaşanmasın istiyoruz. Disiplinsiz olarak görünen ve bir şekilde TSK’den ayrılan ya da ayrılmaya zorlanan 4000-5000 Subay-Astsb’dan (birçoğunu tanıyorum) hiçbiri bugüne kadar kanunsuz bir eylemin içinde olmamıştır. Hatta adi bir suçtan bile yargılanmamışlardır. Hepsi de çalışmış olduğu sektörde elinden gelenin en iyisini yapma gayretinde olmuş, çoluk çocuğunun nafakası peşinde koşmuştur. Ama öyle acıklı hikâyeleri de biliyorum ki kendisi YAŞ kararları ile ihraç edilen Yüzbaşının kanserli eşinin GATA’daki tedavisi de yarım bırakılmıştır. Bu hanımefendi 15 gün sonra vefat etmiştir Gene aynı şekilde YAŞ kararları ile ihraç edilen bir Yzb. çalışmış olduğu Urfa Belediyesi’nden İç işleri Bakanlığı’ndan gelen emir üzerine (Genel Kurmay kaynaklı)  çıkarılmıştır. Psikolojik bunalıma gren ve 3 çocuğu ile işsiz kalan bu Yzb.’ımız da maalesef Urfa Öğretmenevinin 9 ncu katından atlayarak canına kıymıştır.(Cenab-ı Hak günahlarını affetsin). Bu tür acıklı hikayeler çok.

Kanaatimce meselenin tarihsel olarak kökten halledilmesi için devlet tüm kurumları ile bu dönemi üzerinden atacak, gerekli özürleri dileyecek, mağduriyetleri giderecek ve yeniden milletin milli manevi değerleri ile barışacak şekilde teşkilatlanmasını yapacak ve bu şekilde Ordu-Millet-Devlet kaynaşması yeniden sağlanacak. Başka çare görünmüyor Bölge halkı üzerinde dini kanaat önderleri bu kadar etkin iken yetkililerin halen bu kanaat önderlerini değil de İmralı’yı muhatap görmek yanlışlığına düşmesi de ayrı bir handikabımızdır ve aslında bölge halkına hakarettir. Gönülleri kazanmaktan başka çaremiz yok. Pansuman tedbirler ancak geçici nefes almamız sağlar…

İddialı bir söylem olabilir ama iddia ediyorum Sayın Cumhurbaşkanımız, Başbakanımız, Genel Kurmay Başkanımız ve bölgenin dini kanaat önderleri Diyarbakır Ulu Camii’nde aynı safta Cuma namazı kılsınlar terör musibetinin % 80’i halledilmiş olur.

İnşallah bu günleri de yakın zamanda görebilmek dileği ile Allah’a emanet olunuz sevgili hemşerilerim…



Bu haber 2488 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

Siyaset Isınıyor09 Mayıs 2018

İSTATİSTİKLER

    52 kategori altında, toplam 3387 haber bulunmaktadır.

    Bu haberler toplam 10117377 defa okunmuş ve 3733 yorum yazılmıştır.

    Toplam 9 Editör var.

TOPLİST

    Hosting Hizmetleri


    Web Stats

Abanahaber
RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi